15 Mayıs 2011 Pazar

GÖLLER





KOVADA GÖLÜ
Isparta ilinde yer alan küçük bir göldür. Göller bölgesindedir. Eğirdir Gölü'nün doğal bir uzantısıdır ve Eğirdir Gölü’nde bulunan fazla su bir kanalla Kovada Gölü’ne akmaktadır. Eğirdir'e 24 km. uzaklıkta bulunan Kovada Gölü’nün çevresi zengin bitki örtüsüne sahiptir ve yüzlerce çeşit hayvan barındırmaktadır. Bu özelliklerinden dolayı “Milli Park” niteliğini almıştır. Yaklaşık 40 km2 yüzölçümü olan ve karstik çöküntülerden meydana gelmiş olan Kovada Gölü'nün rakımı 900 metre olup uzunluğu 6 km, genişliği 2-3 km, derinliği ise, 6-7 metredir.



EĞİRDİR GÖLÜ

Eğirdir Gölü, Isparta ili sınırları içinde yer almakta ve Göller Bölgesinin en büyük doğal zenginliklerinin başında gelmektedir. Kuzey – güney uzanımlı büyük bir çöküntü alanının kuzey sınırında oluşmuş tektonik bir göl olan eğirdir Gölü, 482 Km2 yüzölçümü ile Türkiye’nin 4. büyük gölüdür. Deniz seviyesinden yaklaşık 917 metre yükseklikte bulunan göl, ortalama 14 metre derinliğe sahip olup en derin noktası 16,5 metre cıvarındadır. Kuzey – güney uzunluğu 50 km olan gölün, doğu – batı genişliği 3 – 15 kilometre arasında değişmektedir. Gölün kuzey tarafına doğru hoyran boğazıyla ayrılan ve daha küçük bir alanı kaplayan bölümüne Hoyran Gölü, güneyde kalan büyük bölüme ise Eğirdir Gölü denilmektedir. Genelde camgöbeği renginde olan göl; bazı gün ve saatlerde değişik renklere büründüğü için halk arasında yedi renkli olarak anılmaktadır.
ısparta Eğirdir Gölü ördekler resimleri
ısparta Eğirdir Gölü manzara resimleri
Zengin balıkçılık ve kerevit potansiyelinin yanı sıra, sulama ve enerji üretimi bakımından da büyük önem taşıyan gölden, çevredeki tarım alanlarının sulanmasında yararlanıldığı gibi, ortalama 25 km uzunluğundaki bir kanalla bağlandığı ve Eğirdir'in güneyinde küçük bir göl olan Kovada Gölü nü de beslemekte ve dolayısıyla Kovada l ve ll hidroelektrik santrallerinin su ihtiyacı da bu gölden karşılanmaktadır. Ayrıca, 1994 yılı sonlarında tamamlanan tesislerle Isparta’nın içme suyu ihtiyacının bir bölümü de Eğirdir Gölü’nden sağlanmaktadır.
Gölde; Eğirdir’e bir karayoluyla bağlanmış bulunan iki küçük adacık bulunmaktadır. Birincisi Can Ada, ikincisi ise Yeşilada’dır.
ısparta Eğirdir Gölü dalga resimleri
ısparta Eğirdir Gölü sahil resimleri
Canada; Eğirdir ile Yeşilada arasında yer alan ve 7 dönümlük bir alana sahip olan küçük bir adacıktır. Yerleşim alanı olmayıp, çadır ve karavan turizmi ile piknik alanı olarak kullanılmaktadır. Atatürk ün Eğirdir'i ziyareti sırasında Canada, 1 Şubat 1933 tarihli Belediye encümeni kararıyla kendisine hediye edilmiş, daha sonra Atatürk ün mirasçılarına, onlardan da Eğirdir Belediyesine geçmiştir.
Yeşilada : Eğirdir'in en güzel turizm bölgesi olan adada, doğa güzelliklerinin yanında Aya Stefanos Kilisesi gibi tarihi zenginliklerde bulunmaktadır. Yerli ve yabancı turistlere hizmet veren balık lokantaları ve ev pansiyonculuğu gelişmiştir.
ısparta Eğirdir Gölü sualtı resimleri


BEYŞEHİR GÖLÜ

Beyşehir Gölü, Türkiye'nin ücüncü büyük gölü, güney ve batısında Toros Dağları, doğusunda volkanik bir oluşum olan Erenler Dağı, güneydoğu kuzeybatı yönünde ise Anamas Dağı ve Sultan Dağları ile çevrili tektonik bir çökeltide yer almaktadır.
İç Anadolu'nun batısına yakın, Beyşehir ile Isparta arasındadır. Beyşehir Gölü’nü İç Anadolu’dan ayıran Sultan Dağları silsilesi takriben 100 km kadardır. Bu silsile aynı zamanda Beyşehir Gölü Havzası ile Eğridir ve Akşehir Gölü havzalarının su bölüm çizgisini oluşturmaktadır. Sultan Dağları, Beyşehir Gölü Havzası’nı bir süre çevreledikten sonra yerini Erenler (2319 m) ve Alacadağları’na (2203 m) bırakmaktadır. Beyşehir ve Suğla gölleri arasındaki Beyşehir–Seydişehir çöküntü oluğunu Doğudan kuşatan bu dağlar: Sultan Dağları, Göl Dağları, Geyik Dağları sırasından sonra gelen ve Konya topraklarını bölümlere ayıran Batı Torosların bir iç koludur. Göl’ün batısında kıyı görüntüsü dik ve yüksek olup bu kesimde dik kıyıların kesintiye uğradığı bölgelerde Yenişar Ovası uzanmaktadır. Güney ve doğudan sınırlayan kıyılar ise alçaktır. Bu hafif eğimli olan kıyıların gerisinde batı yönünde Yeşildağ ve doğu yönünde Kıreli ovaları uzanmaktadır. Deniz seviyesinden yüksekliği 1121 m ve yüzölçümü 651 km² olan gölün kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda uzunluğu 50 km, buna dik doğrultudaki genişliği ise yaklaşık 18–20 km arasındadır. Suları tatlı olup, derinliği en çok 10 m civarındadır. Çevresi, yüksekliği 2.000 metreyi aşan dağlarla çevrilidir. Deniz seviyesinden yüksekliği ise 1.115 metredir. Fazla gelen sular, yapılan bir kanalla doğrudan Çarşamba Suyu'na verilir. Beyşehir Gölü, halk arasında “Uluarık” olarak adlandırılan ve kaynaklarda Beyşehir (Çarşamba) Çayı ismi verilen gideğeni vasıtasıyla güneydoğu doğrultusunda yaklaşık 60 km kat ederek Suğla (Karaviran) Gölü’ne karışmaktadır. Konya Ovasının sulanması için Beyşehir kazası yanında büyük bir regülatör yapılmıştır.
Gölün tabanı neojen göl tortularıyla doludur. Gölün bir özelliği de içinde pek çok adanın bulunmasıdır. Bunlardan bazıları; İğdeli, Akburun, Kızkulesi, Mada, Yılanlı, Külbent adalarıdır. Gölde bol miktarda Sazan Balığı, Aynalı Sazan, Turna, Levrek, Kadife Balığı vardır. Beyşehir Gölü Milli Parkı kapsamında koruma altındadır. Göl cıvarında çok miktarda Yaban Domuzu sürüler halide bulunur.

GÖÇMEN SU KUŞLARI
Birçok göçmen su kuşları avlanmak, kamış adalarda kuluçkaya yatmak (üremek) ve bazıları kışlamak için Beyşehir Gölüne gelirler, bunlar;

SUĞLA GÖLÜ
Konya ilinin güneybatısında yer alır. Oluşumu tektoniktir. Yağışlı yıllarda alanı iyice genişlemekte kurak yıllarda ise göl kurumakta ve alüvyonlu göl tabanı ortaya çıkarak, iyi bir tarım alanı oluşturmaktadır. Suları tatlıdır. Su ürünleri ve sulama açısından önemi büyüktür.

 SALDA GÖLÜ
Salda Gölü, Burdur'un Yeşilova ilçesinde, ilçe merkezine 4 km. uzaklıkta, ormanla kaplı tepeler, kayalık araziler ve küçük alüvyal ovalarla çevrili hafif tuzlu tektonik bir göldür. Göller bölgesi içindedir. Yüzölçümü yaklaşık 44 kilometrekaredir. 184 metreye varan derinliği ile Türkiye'nin en derin göllerinden biridir.
Kış aylarında önemli sayılarda barındırdığı pasbaş, patka ve dik kuyruk ördek Salda Gölü'nün uluslararası öneme sahip sulak alanlar içerisinde yer almasını sağlamaktadır. Çevresi karaçam ormanlarıyla çevrili olup plajları vardır. Göle 1989 yılında Doğal Sit Alanı statüsü verilmiştir.
Suyunun temizliği ve turkuaz rengiyle oluşan güzel manzaranın yanı sıra, güneybatı ve güneydoğu kıyılarında yer alan küçük kumsallar alanın rekreaktif amaçlı kullanımına olanak sağlamaktadır.
Salda Gölü Burdur ilinin yaklaşık 60 km. batısında yer alır. Türkiye'nin en derin, en temiz, en berrak özelliklere sahip gölü olarak tanınıyor. Deniz seviyesinden yüksekliği 1140 m.'dir.
Göl suyunun terkibinde magnezyum, soda ve kil bulunması bazı cilt hastalıklarının tedavisinde yararlı sonuçlara sebep oluyor. Uzmanların yaptığı araştırmalara göre göl suyu sivilcelere iyi geliyor. Gölün arka kısmında kalan orman örtüsü keklik, tavşan, tilki, yaban domuzu, göl ise yaban ördeklerine ev sahipliği yapıyor.
Göl içindeki suların çekilmesiyle görülmeye başlayan yedi beyaz ada, gölün güzelliğine bir başka güzellik katıyor.
Gölün doğusunda Yeşilova ilçesi, güneybatısında Salda, kuzeybatısında Doğanbaba ve kuzeydoğusunda Kayadibi köyleri yer almaktadır.
Son 20 yıldır, göl seviyesinde 3-4 metreyi bulan bir çekilme olmuştur. Hâlen çekilme devam etmektedir.






Akdeniz Bölgesi Gölleri

Çok sayıda tektonik ve karstik oluşumlu gölün yer aldığı Göller Yöresi Akdeniz Bölgesi'ndedir. Başlıcaları Beyşehir, Eğirdir, Burdur, Acıgöl, Salda, Suğla, Kestel, Kovada gölüdür. Hatay Yöresi'nde yer alan Amik gölü ise bataklık görünümünü almıştır.
Türkiye’nin,
Eğirdir, Beyşehir, Burdur ve Suğla gibi büyük ve doğal tatlı su gölleri Akdeniz Bölgesi'ndedir. Kıyılarda ise irili ufaklı birçok lagün vardır. En önemli yapay göller ise Seyhan ve Aslantaş baraj gölleridir.

Akdeniz Bölgesi'nin Gölleri:
  • Kovada Gölü
  • Eğirdir Gölü
  • Beyşehir Gölü
  • Suğla Gölü
  • Salda Gölü
  • Söğüt Gölü
  • Kestel Gölü
  • Burdur Gölü
  • Acıgöl
  • Amik Gölü
  • Seyhan Baraj Gölü
  • Aslantaş Baraj Gölü

14 Mayıs 2011 Cumartesi




Akdeniz Bölgesi Tarihi ve Turistik Yerleri

Bölge turizmden elde edilen gelirler bakımından 3. sıradadır. Burdur'da İnsuyu mağarası, Alanya'da Damlataş mağarası, Tarsus'ta Yedi uyuyanlar mağarası, Antalya yakınlarında Karain mağarası, Düden, Manavgat,..


Kurşunlu ve Tarsus şelaleri, Mersin'deki Cennet ve Cehennem obrukları ve Dilek kuyu mağarası bölgede yer alan ve turizm faaliyetlerine neden olan karstik şekillerdir. Ayrıca yazın erken başlaması deniz turizminin de erken başlamasına ve gelişmesine neden olmuştur. Bütün Akdeniz kıyıları boyunca turistik tesisler kurulmuştur ve kurulmaktadır. Akdeniz Bölgesi'nde Olimpos - Beydağları Sahil,Güllük Dağı

Köprülü Kanyon ve Karatepe - Aslantaş milli parkları bulunur. Antalya'da her yıl düzenlenen Altın Portakal Film Festivali ile Mersin Moda ve Tekstil Fuarı da önemli turizm etkinliklerindendir.

Çukurova, bölgenin en hızlı sanayileşen kesimi olup aynı zamanda Türkiye'nin sanayi merkezlerindendir. Adana'daki çeşitli sanayi kolları (özellikle tekstil) yanında, Akdeniz Bölgesi'nin başlıca sanayi tesisleri arasında Mersin Petrol Rafinerisi (ATAŞ), İskenderun Süperfosfat ve DemirÇelik Fabrikaları ile Antalya Ferrokrom Fabrikaları sayılabilir.
'Yeryüzü Cenneti' Antalya. Antalya, doğal güzelliklerinin yanı sıra, kültürel ve tarihi zenginlikleri ile de turistlerin ilgisini çeken bir kenttir. Her yıl birbiri ardına yüzlerce uçak Antalya Hava Limanı'na turist getirmektedir. Antalya Hava Limanı'na turizm sezonunda günde 500'den fazla uçak inip kalkmaktadır. Bölgenin tarihi evrimi Paleolitik Devir'den (M.Ö. 50.000) günümüze kadar uzanır. M.Ö. 2. yüzyılda Bergama Kralı II. Attalos tarafından kurulduğu söylenen kentin doğusundaki Lara plajı ile batısındaki Konyaaltı plajı yüzmek için ideal yerlerdir. Manavgat Şelalesi, Yukarı ve Aşağı Düden Şelaleleri, Kurşunlu Şelalesi, yatçılık cenneti Kekova, kış sporları merkezi Saklıkent, Güllük Dağı Milli Parkı ve bu park içinde yer alan antik dağ kenti Termessos ve Yontma Taş Devri insanlarının yerleşim yeri olan Karain Mağarası, Antalya'nın yakın çevresindeki ilgi çekici yerler arasındadır.
Akdeniz'in en güzel tatil merkezlerinden olan Kemer, Antalya'nın batı sahilindedir. Her yıl nisan ayında düzenlenen Kemer Karnavalı yöreye ayrı bir renk katar.

Manavgat Şelalesi ANTALYA

Kemer'in güneyindeki Faselis, tarihi bir liman kentidir. Birbirinden güzel doğal koylara sahip olan Faselis kentinin çevresi ormanlarla kaplıdır. Faselis'in güneyinde ise tarihi Olimpos kenti yer alır. Kentteki harabeler defne ormanları yla çevrilidir. Olimpos'un kuzeyinde Çıralı adı verilen 300 m. yüksekliğinde kutsal bir alan bulunur. Buradaki kayaların arasından kendiliğinden çıkan gaz, havadaki oksijen ile birleşince yanmaktadır. Mitolojiye göre; yanan alev, Likyalı kahraman Bellerofontes'in öldürdüğü canavarın ağzından çıkmaktadır.

Olimpos ANTALYA

Finike, çevresindeki portakal bahçeleri ile tanınan bir tatil beldesidir. Finike'nin batısında ise Demre; tarihi ismiyle 'Myra' bulunur. Dünya çocuklarının sempatik büyükbabası Noel Baba burada yaşamış ve hayata veda etmiştir. Mezarının bulunduğu yere yapılan kilise daha sonra Noel Baba Müzesi'ne dönüştürülmüştür. Her yıl Demre'de Noel Baba Festivali düzenlenmektedir
Antalya'nın batı sahilindeki bir diğer tatil beldesi olan Kalkan, Avrupa Rönesansı'nı anımsatacak kadar güzel bir mimariye sahip otelleriyle; tarihin, doğanın ve sanatın ihtişamı nı yansıtır. Avrupa'nın en uzun plajı olan Patara'nın kuzeyinde, Likya'nın tarihi başkenti olan Xanthos ve yine Likya'nın kutsal kentlerinden biri olan Letoon yer alır. Daha kuzeyde ise Pınara ve Tlos gibi antik kentler bulunmaktadır
Pamfilya Bölgesi ve Aspendos. Antalya'nın doğusu tarihte Pamfilya Bölgesi olarak adlandırılmaktaydı. Antalya'nın 18 km. doğusunda bulunan Perge antik kenti, ilk defa Hititler tarafından kurulmuştur. Kentteki mimari eserlerin çoğu Roma döneminden kalmadır. Antalya'ya 40 km. uzaklıkta bulunan Belek sahillerinde büyük ve modern tatil kompleksleri bulunmaktadır. Fıstık çamlarıyla kaplı olan Belek'te, geniş alanları kaplayan uluslararası standartlardaki yeşil sahalarda golf oynamanın tadına doyulmaz.

Perge Antik Kenti ANTALYA

Geçmişte Pamfilya Bölgesi'nin en önemli şehirlerinden biri olan Aspendos antik kenti, Antalya'dan 50 km. uzaklıkta bulunmaktadır. Kentteki en önemli mimari eser tiyatrodur. Mimar Zenon tarafından M.S. 2. yüzyılda yapılan tiyatro, Anadolu'nun en iyi korunan eski yapılarından biridir. Aspendos aynı zamanda altın işleme ve mücevher kesim merkezidir.

Apollo Mabedi, Side ANTALYA

Side, Türkiye'nin en önemli tarihi kentlerinden biridir. Antalya'nın 80 km. doğusunda küçük bir yarımada üzerinde yer alır. 25.000 kişilik tiyatrosu, bölgedeki tiyatroların en büyüğüdür. Hamam kalıntıları restore edilerek müze haline getirilmiştir. Apollo Mabedi, agora, anıtsal çeşmeler, surlar ve liman kalıntıları kentin en çok ziyaret edilen yerleri arasındadır.
Manavgat ilçesi ise şelalesi ile ünlüdür Şehrin 3 km. kuzeyinde bulunan şelalenin oluşumunun doğal bir tesadüf olduğu ve yaklaşık 235 yıllık bir tarihi olduğu söylenmektedir. Bugünkü şelalenin olduğu yer eskiden bir mağara iken, Manavgat Çayı’nın bir deprem sonucu yatağının kaydığı ve bugünkü şelalenin oluştuğu belirtilmektedir.
Güzel plajlarıyla Alanya, ülkenin kentleşmiş tek tatil beldesidir. Modern Alanya, batı ve doğu sahilleri boyunca uzanır. Tarihi Alanya ise kentin tam ortasından Akdeniz'e doğru uzanan yarımadanın üzerinde yer alır. Selçuklu Devleti'nin kışlık başkenti olan Alanya'da Selçuklulardan kalma birçok tarihi eser bulunur. Bu eserlerden en ünlüleri Kale ve Kızılkule'dir. Ayrıca, sarkıtlar ve dikitlerden oluşan Damlataş Mağarası da görülmeye değer yerlerdendir

Eğirdir Gölü ISPARTA

Göller Bölgesi. Akdeniz Bölgesi'nin başlıca gölleri batıdaki Göller Bölgesi'nde toplanır. Göller Bölgesi'nin ortasında yer alan Isparta ili; nefis gül bahçeleri, gül yağı ve dünyaca ün yapmış halıları ile tanınır. Ülkenin en güzel göllerinden Eğirdir Gölü'nün kuzeyinde antik kent Pisidian Antiocheia yer alır. Apollo Mabedi, Hamam, Aziz Paul Bazilikası, tiyatro ve su kemerleri antik kentte bulunan önemli eserlerdir. Kentin güneybatısında yer alan Gölcük krater gölüne ise gül bahçeleri arasından geçilerek gidilir.
Masmavi göllerin ili olan Burdur'un çevresinde 14 göl bulunmaktadır. Kentte yoğun olarak ziyaret edilen yerler arasında, 597 m. uzunluğu ve içerisindeki dokuz adet gölüyle İnsuyu Mağarası, çevresini ince kumlu plajların süslediği ve doğal güzellikleri ile tanınan Salda Gölü, Cibyra (Gölhisar) ve Sagalassos (Ağlasun) antik kentleri ile Kuruçay ve Hacılar Höyükleri bulunur.
Pamuk Diyarının Büyük Şehri. Akdeniz Bölgesi'nin en büyük şehri Adana'dır. Türkiye'de pamuk, pirinç, susam ve yerfıstığı en çok bu ilde yetiştirilir. Ekonomik bakımdan çok gelişmiş olan il, aynı zamanda büyük bir sanayi merkezidir. Kentin en önemli eseri, Seyhan nehri üzerinde İmparator Hadrian tarafından yaptırılan Taş Köprü'dür. Roma mozaik sanatının eşsiz örneklerini ise Misis ve Anavarza antik kentlerinde görmek mümkündür. Adana çevresindeki Yumurtalık ve Karataş da plajları ile tanınan tatil beldeleridir.


Cehennem Çöküğü, Silifke MERSİN

Doğa ve Tarihin Kucaklaştığı Yer. Mersin, palmiyeli sahil bulvarları, sevimli parkları, güzel otelleri, iş hanları ve serbest bölgesiyle Akdeniz Bölgesi'nin en modern kentidir. Roma İmparatorluğu döneminde büyük bir liman olan Tarsus, Seyhan Nehri’nin getirdiği alüvyonlarla dolmuştur. Tarihin ünlü kraliçesi Kleopatra ile Romalı kumandan Antonius burada buluşmuştur.

Kleopatra Kapısı, Tarsus MERSİN

Aziz Paul'un doğum yeri olan Tarsus'taki Ulu Camii (M.S. 1. yüzyıl), Aziz Paul Kuyusu, Kleopatra Kapısı ve Tarsus Şelalesi de ilgi çekici tarihi eserlerdendir. MersinSilifke sahil bandında Pompeipolis (Viranşehir), Kanytelis (Kanlı divane) ve Korykos (Kız Kalesi) gibi antik kentler bulunur. Sahilden 200 m. açıkta küçük bir ada üzerinde yer alan Kız Kalesi'nin görünümü çok güzeldir. Kız Kalesi'nin kuzeybatısında, çöküntü mağaraları olan Cennet ve Cehennem ile içerisinde sarkıt ve dikitlerin bulunduğu Narlıkuyu Mağarası yer alır.

Kanlıdivane MERSİN

Doğu Akdeniz. Akdeniz Bölgesi'nin doğusunda bulunan Antakya, tarihi zenginliklerin yanı sıra çevresindeki doğa güzellikleri ile de büyük bir turistik değer taşır.

Antakya Müzesi ANTAKYA

M.Ö. 307'de Büyük İskender'in generallerinden Antigonus tarafından kurulan kent, Roma ve Bizans dönemlerinde önemli bir ticaret, bilim ve inanç merkezi olmuştur.
Antakya'nın en büyük ilçesi olan İskenderun, büyük bir sanayi ve ticaret limanıdır. Türkiye'nin en geniş ve uzun sahil gezinti bulvarı İskenderun'da bulunur. Kentin 34 km. güneyindeki Uluçınar (Arsuz), plajlarıyla tanınan bir tatil beldesidir. İskenderun'un güneydoğusundaki Soğukoluk ise yazın serinlenebilecek bir yayladır. Zengin bir tarih beldesi olan Kahramanmaraş ilinin çevresi yemyeşil ormanlarla kaplıdır. Kentte bakırcılık, pirinççilik, tahta ve sedef oymacılığı gibi el sanatları çok gelişmiştir. Bunun yanı sıra altın ve gümüşten yapılan süs eşyaları ve takıları da ünlüdür. Dibek'te dövülerek yapılan Maraş dondurması tüm Türkiye'de sevilir.
Web sitesini ziyaret etmek için tıklayınız. Ayrıntılı bilgi için tıklayınız. Web sitesini ziyaret etmek için tıklayınız. Ayrıntılı bilgi için tıklayınız.




Kütahya'nın Türk çini ve seramik sanatındaki önemi, 14. yüzyıldan günümüze kadar varlığını sürdüren bir üretim merkezi olmasındadır. 15. yüzyılın sonları çini ve seramik yapımında beyaz hamurun kullanılmaya başlandığı yeni bir dönemdir. Günümüze ulaşan kitabeli örnekler Kütahya'da beyaz hamurlu ve sır altına mavi-bayez dekorlu seramiklerin üretiminin iznik'le aynı dönemde başladığını ortaya koymuştur.

16. yüzyıla ait Kütahya seramiklerinin en tanınmış örnneği olan 1510 tarihli ibrik tabanındaki Ermenice kitabeye göre, Kütahyalı Abraham'ın anısına yapılmıştır. Kuşaklar halinde düzenlenen bezemede, içe doğru kıvrık yapraklı hatayiler rumilerle birleşmektedir.

Kütahya buluntuları arasında bu yüzyılın karakteristik rengi olan mercan kırmızılı parçaların bulunmadığı göz önünde tutulması gereken bir noktadır. İznik atölyeleri beyaz hamurlu üretime geçtikten sonra sürekli olarak sarayın desteği ile gelişimini sürdürmüştür. Kütahya'daki atölyeler ise gerektiği zaman İznik'i destekleyen ikinci bir merkez olmuş, daha çok halkın gereksinimini ön planda tutan bir üretim politikası sayesinde de varlığını günümüze kadar sürdürebilmiştir.

17. yüzyıla ait Kütahya çini ve seramikleri hakkında mimaride kullanılan çiniler dışında bilgimiz yoktur. 1671-2 yılında Kütahya'yı ziyaret eden Evliya Çelebi, İznik'te dokuz çini imalathanesi varken Kütahya'da "çinici kefereler mahallesinde" otuz dört atölye olduğunu söylemiştir ki üretimin İznik'te düşüşüne rağmen Kütahya'da canlılığını koruduğunu göstermektedir.

1710 yılında III. Ahmed'in kızı Fatma Sultan'ın sarayının onanımında kullanılmak üzere Kütahya'ya 9500 çini sipariş edilmesi 18. yüzyılda Kütahya'da çini ve seramik sanatının büyük bir atılım içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Oysa ki aynı dönemde İznik atölyeleri büyük bir çöküş içindeydi.

18. yüzyılda inşa edilen ya da onarılan cami ve kiliselerde kullanılan Kütahya çinilerinde belli bir üslup değişimi görülmektedir. Beyaz zemin üzerinde, eskiden olduğu gibi kobalt mavisi tonları egemen renktir. Dilimli madalyon içinde Lale Devri'ni çağrıştıran lale bukleleri, ortadaki çok yapraklı rozet çiçeği kuşatan fistolu kıvrımlar ve stilize kurebin motifleri, testere dişli yapraklarla sarılan ve küçük çiçekli dallarla birbirine bağlı stilize hatayiler, sivri uçlu madalyonlarla kuşatılmış dilimli rozet çiçekler gibi daha çok halk sanatı karakteri taşıyan soyut bitkisel desenli bir grup çini üretilmiştir.

18. yüzyilda halkın gereksinimleri doğrultusunda zarif günlük kullanım kapları ve liturjik objeler de oretilmiştir. Çağın Uzak Doğu ve Avrupa porselenlerinden alınan esinler yöresel üslupla birleştirilmiştir. Serbest tarzda çizilmiş küçük çiçek demetleri, yaprak biçiminde madalyonlar çogu zaman tüm zemini kaplamaktadır. Mavi - beyaz renklerle bezenenlerin yani sıra kobalt mavisi, firuze, yeşil ve hiç bir zaman İznik mercan kırmızısının rengine ulaşamayan kabarık toprak kırmızısının kullanıldığı çok renkli bezeme yaygındır. Fakat en önemlisi, İznik seramiklerinde hiç görülmeyen canlı bir sarı rengin yüzyılın başlarından itibaren kullanılmaya başlanmasıdır. Yüzyılın ortalarinda bu renk paletine giderek koyu bir tona ulaşan mangan moru da katılmıştır.

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren desenlerin çiziminin zayıfladığı, boyaların aktığı ve sır kalitesinin bozulduğu görülmektedir. Bu durum 19. yüzyılın başlarına kadar devam etmiştir. Yapılan analizler, yalnızca kalitenin düşmediğini, 16. yüzyıldan beri kullanılan kimyasal bileşimin de degiştiğini göstermiştir. 1766 yılında Kütahya'daki Ermeni fincan ustaları ile 24 atölyede çalışan kalfalar arasında yapılan toplu sözleşmeye göre, bir kalfa günde 150 fincan yapmakta ve karşılığında 60 akçe yevmiye almaktadır. Üretimdeki canlılığa rağmen yine de atölyelerin sayısında büyük bir düşüş olduğu anlaşılmaktadır.

19. yüzyılın sonlarında Kütahya Çini ve seramik sanatında yeniden bir canlanma olmuş ve eski İznik desenlerinin örnek alındığı yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemin en tanınmış ustası Hafız Mehmed Emin'dir. Kütahya Hükümet Konağı (1907) ve İstanbul Eyüp V. Mehmed Reşad Türbesi (1918) çinileri başta olmak üzere, 16. yüzyılın Çini sanatını hatırlatan eserler üretmiştir. I. Ulusal Mimarlık Akımı doğrultusunda İstanbul, Ankara, İzmir, Konya gibi büyük kentlerdeki resmi ve özel yapilar da Kütahya çinileri ile bezenmiştir. Teknik ve desen bakımından 16. yüzyılın İznik çinilerinin düzeyine ulaşılamamakla birlikte, hamur ve sır kalitesi eskiye nazaran artmıştır. Lacivert, firuze, koyu yeşil, sarı ve toprak kırmızısı renklerde şakayıklar, iri kıvrık yapraklar, bahar çiçekleri, naturalist üslupta lale, karanfil ve sümbüller, vazo içinde çiçekler, palmetler, geometrik kompozisyonlar yanında kitabeli örnekler yaygın olarak kullanılmıştır. Aynı üslup, günlük kullanım ve hediye amaçlı olarak üretilmiş seramiklerde de uygulanmıştır. Fakat Kütahyalı ustalar tümüyle İznik desenlerini taklit etmekten kaçınmış, bunları yerel motiflerle bütünleştirmişlerdir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında, devletin de desteği ile, Kütahyalı ustalar çiniciliği yeniden canlandırmışlardır. Günümüzde çağdaş formların geleneksel motiflerle bezendiği başarılı çalışmaların yanında, turistik talebi karşılamak için daha çok İznik desenlerini taşıyan seramikler üretilmektedir.

Dileğimiz, yüzyıllar boyunca usta ellerde şekillenen, kendine özgü form ve bezemeye sahip, Kütahya yadigarı çini ve seramiklerin de yeniden hayat bulmasıdır.
Antik kenti kaplayan Kaleiçi yaklaşık 80 hektarlık bir alandır. Küçük Asya'nın diğer birçok antik kentlerindeki anıtsal kalıntıları göz önüne getirdiğimizde Kaleiçi'nde karşılaşılacak fazla bir şey yoktur. Nekropoller ve agoranın bir bölümü dışında tapınak, tiyatro, stadyum, hamamlar vs. gibi daha bir çok yapının lokalizasyonu yapılamamaktadır. Her şeyin zamanla ortadan kalkması, parçalanması ve yeni yapılarla kapatılması sürekli yerleşim gören kentlerin özellikle kaderidir. Kaleiçi'nde gezenler antik malzemenin her yerde evler ve duvarlarda kullanıldığını, pansiyon ve restoran bahçeleri ve girişlerinde bezekli parçaların sergilendiğini görecektir. Korunabilen kısımlar eski dokusunda belki de Hellenistik Dönemi saklayan etkileyici sur duvarlarıdır. En geç duvar dokusu Osmanlı olup, 20. yüzyıl'ın başlangıcına kadar tam haliyle görevini yerine getirmiştir. 1880'li yıllarının resimlerinde Saat Kulesi yanında 7 giriş ve sayıları 50'yi aşan kuleler yer almaktadır. Sur duvarının en dikkat çekici bölümü ünlü Hadrian Kapısı'dır. İ.S. 129 sonrasına kesin tarihlenebilen mermer kapı korunaklı olmayan 3 girişi ile savunma amaçlı olmayıp, bir zamanlar altın kaplamalı bronz harflarden oluşan ve imparatoru selamlayan bir onur yazıtına sahipti. Sur duvarının güney batı sınırındaki 14 m. yüksekliğinde yuvarlak mezar anıtı Hıdırlık Kulesi, Roma Dönemi'ndendir ve kapının iki yanındaki kabartmalar olasılıkla konsül derecesindeki bir mezar sahibine işaret etmektedir. Yapının Hadrian Kapısı ile bağlantı ekseninde, kentin güneyinde günümüzde beş nefli bir bazilikanın kalıntıları yer alır. Yapı 5. yüzyıl'da daha erken yapı malzemesinin kullanımı ile inşa edilmiş ve Meryem'e adanmıştır. Kilise, Selçuklu Dönemi'nde camiye dönüştürülmüştür. Kentteki anıtsal Selçuklu yapı sanatının ele geçen örneklerinden biri, kısmen çinili tuğlalardan inşa edilen ve Kaleiçi'nde etkileyici bir şekilde yükselen Yivli Minare'dir ve yapı günümüzde kentin simgesi durumdadır.



Kına Gecesi


Eskiden Antalya'da genellikle bir hafta süren düğün eğlenceleri kız evinin hazırlamış olduğu çeyizin güvey evine gönderilmesiyle başlardı. Atlı arabalara yüklenen çeyiz, klarnet ve davul önde olmak üzere eğlenceli bir alay halinde caddelerden geçirilerek eve getirilir, kızın yakınları tarafından yerleştirilir ve övünçle misafirlere gösterilirdi. Salı günü her iki tarafın akrabaları, kızın arkadaşları topluca kentin bir hamamına giderlerdi. Buna Gelin Hamamı denilirdi. Hamamda oyun ve eğlencelerden sonra, gelin misafirlere dağıtılan mumların arasından türkülerle hamama sokulurdu. Gelinin ayağında mutlaka sedef işlemeli bir nalın ve belinde de ipek futa olurdu.

Çarşamba akşamı kız evinde kına gecesi düzenlenirdi. Gündüzden damadın akrabalarından bir kaç kişi kınayı gümüş tepsi içinde ve üzerine iki mum dikerek gelin evine getirirlerdi. Kına gecesinde gelin, genç kızlar ve yengeler, bindallı adı verilen, kadife veya atlas üzerine sırmalarla işlemeli ağır elbiseler giyerlerdi. Misafirlere sunulan bir akşam yemeğinden sonra, gelin, yüzü al duvakla örtülü olarak sağdıç ve ellerinde yanan mumlarla arkadaşlarının eşliğinde, çalgılar, türkülerle içeri alınır, büyüklerin elini öper ve kendisine ayrılan yüksekçe bir yere oturtulurdu.

Tüm misafirlerin katıldığı oyunlar ve eğlencelerin ardından, gelin odanın ortasında bir yere alınır, bu kez kına türküleri ve manileri söylenerek Kına Yakma törenine başlanılırdı. Bir kaç hanım, gelinin özellikle yumuk halde tuttuğu sağ elini zorla açar ve mutlaka mutlu evliliği olması gereken bir diğer hanım tarafından da avucunun ortasına bir top kına konurdu. Bunun üzerine bazı davetliler hediye olarak getirdikleri altın paraları kınanın içine basarlardı.

Buna Kına Basması denilirdi. Daha sonra gelinin parmak uçlarına ve ayak parmaklarına da kına yakılırdı. Gelinden artan kınadan arkadaşlarının da kısmetleri açık olsun diye kendi ellerine yakmaları ve gelini aralarına alarak oynatmaları adet-tendi. O gece son olarak anne evinde kalacak olan gelin ve annesi zaman zaman söylenen duygulu manilerle ağlatılırdı da...

Kahve, Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferinin ardından 1519 yılında Müslüman tüccarlar tarafından İstanbul'a getirilmiş, günlük yaşamda 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra yaygınlaşmıştır. Fakat kahve içmek çeşitli dönemlerde farklı gerekçelerle yasaklanmıştır.

Osmanlı zengin konaklarında misafirlere bir törenle kahve ikram edilirdi. Önce gümüş tatlı takımı ile reçel sunulurdu. Ortada kapaklı tatlı çanağı, iki yanında su dolu kaşık çanakları ve tatlının üzerine içilen su bardakları bir tepsi içinde dolaştırılırdı. Ardından üç genç kız kahve ikramına başlardı. Kahvenin soğumaması için güğüm, ortasında kor ateş bulunan stile oturtulur ve kenarlarına takılı üç zincirden tutularak taşınırdı. İçinde kahve fincanı ve zarflar bulunan tepsiyi taşıyan kız, stil örtüsünü kenardan iki eli ile önlük gibi önünde tutar, ikinci kız stil takımını taşırdı. Üçüncü kız tepsiden porselen fincanı alır, kahveyi doldurur, zarfa yerleştirir ve misafirlere ikram ederdi.

Gelinin güvey evine gideceği gün, damat arkadaşlarıyla beraber eğlenerek damat traşı olurdu. Damat traşında gelin tarafından hediye olarak gönderilen bohça içindeki traş önlüğü, peşkiri ve traş tası kullanılırdı.
Uzun dikdörtgen, boyun kısmı yuvarlak oyuntulu, üzeri serpme işlemeli traş önlüğü ve peşkiri keten veya çoğunlukla ipekli kumaşlardan yapılırdı. Damat traşında traş tası, leğen-ibrik ve ustura başlıca malzemelerdi.
Berberler 16. Yüzyıldan itibaren müşterilerini kahvelerin bir köşesinde traş ediyorlardı. Zaman zaman kahvehanelerin açılıp kapanmasıyla açık havada da çalışan berberlerin bir kısmı, II. Abdülhamid döneminde Avrupai tarzda dükkanlarda çalışmaya başlamışlardır. Seyyar berberler ise müşterilerini bir duvar dibinde veya köşe başında traş etmeye devam etmişlerdir. Berberlerin traş dışında dişçilik, sünnetçilik ve hacamatçılık da yaptıkları bilinir.

Suna-İnan KIRAÇ Kaleiçi Müzesi sergi salonu, Kaleiçinin anıtsal nitelikli kültür varlıklarından biri olan Aya Yorgi (Agios Georgios) Kilisesidir. Yapım tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, kitabesine göre 1863 yılında esaslı bir onarım geçirmiştir. Kilise, dikdörtgen planlı, tek hacimli, üzeri tonoz örtülü ve genel görünümüyle Akdeniz mimarisinin tipik özelliklerini taşımaktadır. Yapının içi ve cenneti simgeleyen tavanı mavinin değişik tonlarında kalemişi bezemelerle süslüdür. Yapı Suna - İnan KIRAÇ tarafından satın alınarak 1993 - 1995 yılları arasında Mimar Dr. M. Sinan Genim tarafından aslına uygun olarak restore edilmiştir.
Kilisede Suna ve İnan KIRAÇ Koleksiyonuna ait değişik sanat eserleri sergilenmekte, konserler ve kültürel etkinlikler düzenlenmektedir


Geleneksel Antalya Evi

Antalya Evi'nin oluşumu, doğaya, çevreye bağlılık; biçimden önce işleve önem vermek; açıklık, içtenlik, esneklik, pratiklik gibi bazı temel ilkelere dayandırılmıştır. Bunların yanısıra, gerek odaların kavramı ve yapı içindeki durumu, gerekse kendi iç düzenleri, geleneksel Türk Evi mekan kimliği ile tam bir uyum içindedir.
Yazları çok sıcak, kışları ılıktır Antalya'nın. Evlerde soğuktan çok, güneşi önleme, serinlik sağlama temel kaygudur. Yazın, gündüzleri denizden karaya, geceleri karadan denize esen yumuşak esintilerden olabildiğince yararlanabilme, günlük yaşamda sohbetin konusu, konutun övünç kaynağıdır. İşte bu nedenle gölgeli taşlıklar, yüksek tavanlı odalar, avlular, Kaleiçi Evleri'nin belirleyici özelliğini oluşturur.
Genellikle iki katlı ve dış sofalı plan tipindeki evlerin zemin katı kagir, üst katı ahşap iskelet sistemindedir. Cephelerde kıvrık dallar, çiçek, ayyıldız, yaprak, rozet motiflerinden oluşan alçı ve kalemişi süslemelere, Allah, Maşallah gibi yazılara, sıkça rastlanır. İçeriye, iki kanatlı büyük bir bahçe kapısı ya da doğrudan taşlığa açılan ahşap bir kapıyla girilir. Yüksek duvarlarla istenmiyen bakışlardan korunan bahçe, ağaçlarının koyu gölgesindedir. İklim elverdiği için çoğu kez mutfak, banyo, çamaşırlık, depo, kiler, ahır gibi hizmet donatımı hep giriş katında örgütlenmiştir. Böylelikle servis ögeleri, planı hemen hemen etkilemez. Her evin bahçesinde yer alan sarnıç biçiminde, taş bilezikli bir su kuyusu aynı zamanda içine yiyeceklerin sepetle sarkıtıldığı bir buz dolabıdır da. Sokaklar boyunca ev duvarlarına paralel uzanan arıkların taşıdığı sular salt bahçe sulamasında kullanılmak üzere sırasıyla evlere çevrilir.
Bahçenin evin altına doğru sokulmuş bölümüne taşlık adı verilir. Taşlıklar Antalya Evleri'nin vazgeçilmez ögeleridir. Günlük yaşam daha çok taşlıkta ya da hayatta geçer. Küçük çakıl taşlarının tatlı kireç harç üzerine tek tek döşenmesiyle oluşturulan bitkisel ve geometrik bezekli mozaikler binlerce yıllık bir geleneğin sürgünü biçiminde taşlıkların zeminini süsler. Bu dekoratif zenginlik, çakıl taşları arasında kurumadan kalabilen ıslaklığın gün boyu sağladığı serinlikle yarara dönüşür.
Taşlıktan birinci kata bağlanan ahşap iç merdiven, tam orta sahanlığında bir ara kata geçiş olanağı da verir. Basık tavanlı, küçük pencereli ara kat odaları daha çok kiler görevi görmektedir.
Merdivenin son bulduğu yarı açık mekana hayat ya da sofa denilmektedir. Oturma sekileri, el yıkama yerleriyle donatılan hayat, Antalya Evi'nin toplanma, birlikte yaşama ve ortak kullanım alanı, bir anlamda odağıdır. Ev içi üretim eylemlerinin büyük bölümü burada gerçekleştirilir. Evlerde ana kat birinci kattır. Yer katının, çoğu kez sokağın parsel konturlarına uymak zorunluğundan kaynaklanan düzensiz planı, birinci katta bol pencereli çıkmalar yapılarak düzeltilir. Çıkmalar ev halkının sokak veya bahçe ile Uygulanan değişik çıkma türleriyle sokaklar, meydanlar tekdüzelikten çıkar, hareket ve zenginlik kazanır. Üst katta, her biri ailenin tüm özel yaşamına çözümler getirmek üzere ana birim olarak akıllıca planlanmış bir dizi odanın kapıları sofaya/hayata açılmaktadır. Odalardan en büyüğü, en gösterişlisi olan başoda evin beyine aittir. Odanın bir duvarında ahşap davlumbazlı ocak, bunun her iki yanında, içine gece ortaya serilecek yatak yorganın konulduğu kapakları bezemeli yüklükler, duvardaki yüksek raflar, testilik, peşkirlik, lambalık, fincanlık, kavukluk gibi isimleri yalın görevlerini de belirleyen dolaplar, oymalı göbekle zenginleştirilmiş çıtalı tavanlar mekanın kimliğini etkileyen önemli ögelerdir.
Ana pencere dizisi önü ve bunun iki yanındaki kolları sedirler çevreler. Sedirler kadınların dışarıyı seyrettiği ve konuklarını ağırladığı yerlerdir. Odanın renk renk halı, kilim yayılı alt örtüsü, gün boyu değişen çok amaçlı kullanımlar için boş bırakılan alanlardır.
18. yüzyıldan itibaren Batı'nın Barok ve Rokoko üslupları özellikle iç mimaride ve süslemede kendini gösterir. Kısa sürede İstanbul'dan Anadolu'ya da ulaşan etkileriyle, zengin konaklarında duvarlar meyve, çiçek gruplarından oluşan panolar ve manzaralarla bezenir. Özellikle oda tavan eteklerine yerleştirilen şerit halinde İstanbul manzaraları, perde veya pencere şeklinde boyalı bir çerçevenin içinde, adeta dışarıya bakılırcasına çizilen hayali resimler, ev sahibinin ekonomik gücüyle bağlantılı olarak Kaleiçi'nde geçmişten kalan sadece bir kaç evde de görebildiğimiz sevilen örneklerdendir.

Suna-İnan Kıraç (Kaleiçi) Müzesi


Suna - İnan Kıraç Kaleiçi Müzesi, Antalya Kaleiçi'nde korunması gerekli kültür varlığı olarak tescilli iki binada yer almaktadır. Suna ve İnan Kıraç tarafından harap durumda satın alındıktan sonra, 1993-1995 yılları arasında onarılan bu yapılardan ilki, geç döneme ait geleneksel dış sofalı Türk Evi'nin iki katlı tipik bir örneğidir. Bahçenin, evin altına doğru sokulmuş taşlık adı verilen bölümü her Antalya Evi'nin vazgeçilmez bir öğesidir.

Günlük yaşam daha çok taşlıkta ya da hayatta geçer. Küçük çakıl taşlarının tatlı kireç harç üzerine tek tek döşenmesiyle oluşturulan bitkisel ve geometrik bezekli mozaikler, binlerce yıllık bir geleneğin uzantısıdır. Bu dekoratif zenginlik, çakıl taşları arasında kurumadan kalabilen ıslaklığın gün boyu sağladığı serinlikle özlenen bir yarara dönüşür.

Ev uzun yılların getirdiği eklentilerden arındırıldıktan sonra, üst kattaki hayata açılan üç odası, Kaleiçi'nin yapılarının en önemli sivil mimarlık örneklerinden sayılan Tekelioğlu Konağı'ndan esinlenerek ahşap çıtalı tavanlar ve kalemisi bezemelerle süslenerek 19. yüzyılın ikinci yansı Kaleiçi yaşamından kesitlerin özel efektlerle sunulduğu değişik bir etnografya müzesi olarak düzenlenmiştir. Odalarda sırasıyla Misafir Kabulü, Kahve İkramı, Damat Tıraşı ve Kına Gecesi gibi günümüze kadar süregelen geleneksel Türk Halk Kültürü öğeleri konu alınmıştır.

Müze bahçesindeki ikinci bina ise, Aya Yorgi (Agios Georgios) adına inşa edildiği bilinen bir Ortodoks Kilisesi'dir. Grek alfabesiyle Türkçe yazılmış kapı yazıtından, eskiden var olan kilisenin 1863 yılında bir onarım gördüğü anlaşılmaktadır. Kaleiçi'nin anıtsal nitelikli kültür varlıklarından biri olan bu yapı, dikdörtgen planlı, tek hacimli ve üzeri tonoz örtülüdür. İç duvarları ile tavanı kalemisi bezemelerle süslüdür. Onarım sonrası bir sergi mekanı olarak düzenlenen kilisede Suna - İnan Kıraç koleksiyonuna ait kültür ve sanat eserleri sergilenmektedir.