14 Mayıs 2011 Cumartesi

Kına Gecesi


Eskiden Antalya'da genellikle bir hafta süren düğün eğlenceleri kız evinin hazırlamış olduğu çeyizin güvey evine gönderilmesiyle başlardı. Atlı arabalara yüklenen çeyiz, klarnet ve davul önde olmak üzere eğlenceli bir alay halinde caddelerden geçirilerek eve getirilir, kızın yakınları tarafından yerleştirilir ve övünçle misafirlere gösterilirdi. Salı günü her iki tarafın akrabaları, kızın arkadaşları topluca kentin bir hamamına giderlerdi. Buna Gelin Hamamı denilirdi. Hamamda oyun ve eğlencelerden sonra, gelin misafirlere dağıtılan mumların arasından türkülerle hamama sokulurdu. Gelinin ayağında mutlaka sedef işlemeli bir nalın ve belinde de ipek futa olurdu.

Çarşamba akşamı kız evinde kına gecesi düzenlenirdi. Gündüzden damadın akrabalarından bir kaç kişi kınayı gümüş tepsi içinde ve üzerine iki mum dikerek gelin evine getirirlerdi. Kına gecesinde gelin, genç kızlar ve yengeler, bindallı adı verilen, kadife veya atlas üzerine sırmalarla işlemeli ağır elbiseler giyerlerdi. Misafirlere sunulan bir akşam yemeğinden sonra, gelin, yüzü al duvakla örtülü olarak sağdıç ve ellerinde yanan mumlarla arkadaşlarının eşliğinde, çalgılar, türkülerle içeri alınır, büyüklerin elini öper ve kendisine ayrılan yüksekçe bir yere oturtulurdu.

Tüm misafirlerin katıldığı oyunlar ve eğlencelerin ardından, gelin odanın ortasında bir yere alınır, bu kez kına türküleri ve manileri söylenerek Kına Yakma törenine başlanılırdı. Bir kaç hanım, gelinin özellikle yumuk halde tuttuğu sağ elini zorla açar ve mutlaka mutlu evliliği olması gereken bir diğer hanım tarafından da avucunun ortasına bir top kına konurdu. Bunun üzerine bazı davetliler hediye olarak getirdikleri altın paraları kınanın içine basarlardı.

Buna Kına Basması denilirdi. Daha sonra gelinin parmak uçlarına ve ayak parmaklarına da kına yakılırdı. Gelinden artan kınadan arkadaşlarının da kısmetleri açık olsun diye kendi ellerine yakmaları ve gelini aralarına alarak oynatmaları adet-tendi. O gece son olarak anne evinde kalacak olan gelin ve annesi zaman zaman söylenen duygulu manilerle ağlatılırdı da...

Kahve, Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferinin ardından 1519 yılında Müslüman tüccarlar tarafından İstanbul'a getirilmiş, günlük yaşamda 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra yaygınlaşmıştır. Fakat kahve içmek çeşitli dönemlerde farklı gerekçelerle yasaklanmıştır.

Osmanlı zengin konaklarında misafirlere bir törenle kahve ikram edilirdi. Önce gümüş tatlı takımı ile reçel sunulurdu. Ortada kapaklı tatlı çanağı, iki yanında su dolu kaşık çanakları ve tatlının üzerine içilen su bardakları bir tepsi içinde dolaştırılırdı. Ardından üç genç kız kahve ikramına başlardı. Kahvenin soğumaması için güğüm, ortasında kor ateş bulunan stile oturtulur ve kenarlarına takılı üç zincirden tutularak taşınırdı. İçinde kahve fincanı ve zarflar bulunan tepsiyi taşıyan kız, stil örtüsünü kenardan iki eli ile önlük gibi önünde tutar, ikinci kız stil takımını taşırdı. Üçüncü kız tepsiden porselen fincanı alır, kahveyi doldurur, zarfa yerleştirir ve misafirlere ikram ederdi.

Gelinin güvey evine gideceği gün, damat arkadaşlarıyla beraber eğlenerek damat traşı olurdu. Damat traşında gelin tarafından hediye olarak gönderilen bohça içindeki traş önlüğü, peşkiri ve traş tası kullanılırdı.
Uzun dikdörtgen, boyun kısmı yuvarlak oyuntulu, üzeri serpme işlemeli traş önlüğü ve peşkiri keten veya çoğunlukla ipekli kumaşlardan yapılırdı. Damat traşında traş tası, leğen-ibrik ve ustura başlıca malzemelerdi.
Berberler 16. Yüzyıldan itibaren müşterilerini kahvelerin bir köşesinde traş ediyorlardı. Zaman zaman kahvehanelerin açılıp kapanmasıyla açık havada da çalışan berberlerin bir kısmı, II. Abdülhamid döneminde Avrupai tarzda dükkanlarda çalışmaya başlamışlardır. Seyyar berberler ise müşterilerini bir duvar dibinde veya köşe başında traş etmeye devam etmişlerdir. Berberlerin traş dışında dişçilik, sünnetçilik ve hacamatçılık da yaptıkları bilinir.

Suna-İnan KIRAÇ Kaleiçi Müzesi sergi salonu, Kaleiçinin anıtsal nitelikli kültür varlıklarından biri olan Aya Yorgi (Agios Georgios) Kilisesidir. Yapım tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, kitabesine göre 1863 yılında esaslı bir onarım geçirmiştir. Kilise, dikdörtgen planlı, tek hacimli, üzeri tonoz örtülü ve genel görünümüyle Akdeniz mimarisinin tipik özelliklerini taşımaktadır. Yapının içi ve cenneti simgeleyen tavanı mavinin değişik tonlarında kalemişi bezemelerle süslüdür. Yapı Suna - İnan KIRAÇ tarafından satın alınarak 1993 - 1995 yılları arasında Mimar Dr. M. Sinan Genim tarafından aslına uygun olarak restore edilmiştir.
Kilisede Suna ve İnan KIRAÇ Koleksiyonuna ait değişik sanat eserleri sergilenmekte, konserler ve kültürel etkinlikler düzenlenmektedir


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder